7 Ekim 2007 Pazar

BENİM DERDİM:DİL YÂRESİ(*)

Duygularımızı, düşüncelerimizi,sevinçlerimizi,kederlerimizi,hayallerimizi kısaca bizleri biz yapan bütün değerlerimizin en güzel ifade aracı “dil”dir.

Bir bakarsınız dil,sevdasını ,maşukuna anlattığı şiir olur aşıkın ağzında.

Bebeğini uyutan annede, ninni,

İnandığı değerleri anlatan kişinin ağzında , bilgi olur.

Gün olur,bakarsınız ,kılıçtan daha keskindir,ama bir başka gün,güllleri kıskandırır zerafetiyle.

Birikimini ,dil yoluyla ulaştırır yazar,okuyucusuna.

Anlatılmak istenen düşünceler,ifade edilmek istenen meram, kelimelerle cisim bulurken,bu arada hata payı da barındırması kuvvetle muhtemeldir.

Çünkü söz ağızdan çıktığında , muhatabında anında vücut bulur.Ağızdan bir defa çıkar söz ve bundan sonra söylenecek hiçbir söz,bir öncekinin aynısı olmaz.Hatta aynı kelimelerle ifade edilse bile,ses tonu,mimikler,söze daha bir anlam katan bakışlar aynı olmaz.

Bu nedenle,etkisini anında gösteren konuşma ya da yazı dilinde ,kişiler ifadelerini seçerken azami dikkat sarfetmeliler diye düşünüyorum.

Annemin , küçüklüğümüzde bir şey kırdığımızda bana ve kardeşlerime, benim de şu anda kendi çocuklarıma söylediğim bir sözü vardır.

”Kırılan her şeyin telafisi olur.Ya yenisi alınır ya da tamir edilir.Ancak siz asıl karşınızdaki kişinin kalbini kırmaktan sakının.Çünkü kırılan kalp yerine gelmez,tamir edilse de izi kalır”

Bediüzzaman konuştuklarımızın mahiyetiyle ilgili “Söylediğin doğru olmalı,ama her doğruyu söylemek doğru değildir.Söylediğin hak olmalı ama her hakkı söylemek senin hakkın olmayabilir” diyor.

Bu söze göre sorun, söylediklerimizin yanlışlığında değil.Doğru olsalar bile ,bazen karşımızdaki kişilerin bu doğruyu kaldıracak özellikte olmayabilecekleri gerçeği.Ya da o anda hakkı söyleyenin , bunu dile getirmeye hakkı olmayışı.

Aslında Bediüzzaman’ın bu sözleri,söyleyenden çok,dinleyen kişiyi düşünerek ifade edilmiş gibi geliyor bana.Karşıdaki kişi gerek düşünce ,gerekse duydu olarak ,sizinle aynı frekansı yakalayamadıysa,doğruları duymaya hazır değilse ,söylenecek sözler bir şeyleri yapmaya değil,yıkmaya neden olacaktır.

Hatta çoğu zaman üslubumuz,söylediğimiz doğrulara gölge düşürebilir.

Bu durumda ..Varsın doğrular söylenmek için biraz daha beklesin.Ya da başka ağızlarda dillensin.

“Kelimenin tadını alarak konuşanlarla,kelimenin tadını alarak dinleyenler sözü yere düşürmeden gönülde ve kulakta zaptededursun.Sözü kılıç gibi kuşanmayı bilmeyenler,hangi kulakları yaralamaya devam edecektir.Ahmet İbşihi’nin makamıdır yerimiz,hani der ya Ahmet İbşihi”Söz söylemeyi öğrenmek,kılıç kullanmayı öğrenmekten zordur.”Bilmez miyiz,”Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı”dilimizden düşmez.Fakat yine de savaşı kesen,kelimelerden çok,başı kestirenlere aşinayızdır…” diyor Fatma K. Barbarosoğlu.(Sözün ve Sükutun Renkleri sf:14)

Sözlerimiz belki ne savaşa son verecek kadar etkili,ne de baş kestirecek kadar yetkili olmayabilir.Ama en azından meramımızı anlatırken, ağzımızdan çıkacak tek kelimenin bile bir gönül'ü yıkacak, ya da gönül alacak konumda olabileceği gerçeğini gözardı etmemeliyiz diye düşünüyorum.

Elbette öncelikle önemli olan ,karşımızdaki kişinin duygularının,düşüncelerinin,en önemlisi kalp yâresinin bizi ilgilendirip ilgilendirmediği.

Biliyorum herkes bu konuda ,benimle aynı düşünmeyebilir.Ayrıca aynı düşünmelerini istemek ya da beklemek haksızlık da olabilir.

Bilmiyorum.Ancak...Kendi açımdan muhatabımın ruh hali beni ilgilendiriyor.

Çünkü eğer bir yâre varsa ve özellikle buna ben neden olduysam,söyleyeceklerimin ,anlatacaklarımın hakikat noktasında doğru bile olsalar ,ulaşmasını istediğim menzile asla ulaşamayacağına inanıyorum.

Velhasıl…Benim derdim:Dil Yâresi.

*Başlık için, Dücane Cündioğlu’nun Yeni Şafak Gazetesi’nde yer alan 10.09.2006 tarihli köşe yazısından alıntı yapılmıştır

ÇOCUĞUNUZUN MAMA SAATİ !!!

Hemen hemen, her anne-baba için ,çocuklarının beslenmesi büyük bir sorun teşkil eder.

Aslında çoğu zaman ,bunu sorun haline getirenin çocuk değil,kabul etmesek dahi biz büyükler olduğu gözlenir.

Çocukların beslenmelerinde kullanılabilecek iki seçenek vardır.(En azından kendi iki tecrübem bunu gösterdi)))

Birincisi;Önce,birazdan başınıza gelecekleri bilmenize rağmen,yüzünüzde sahte bir tebessüm oluşturun.Çocuğunuza mama yedirme pozisyonu aldırın.Oturarak yediriyorsanız,mama sandalyesinden faydalanabilirsiniz.Böylece, hem yemek esnasında kaçmasını önlemiş olursunuz,hem de sadece ellerini kontrol edersiniz.Yatarak yediriyorsanız,işiniz daha zor olacaktır.Çünkü ellerinin yanında ,ayaklarını da kontrol etmek zorundasınız.

Televizyonun olduğu odada yemek yediriyorsanız,el beceriniz ne kadar iyi ise,işiniz o ölçüde kolaylaşacaktır.Kanal kanal dolaşırken buna ihtiyacınız olacak.Bir elinizle mamayı kaşığa koyup,ağzına doğru ilerletirken,diğer elinizle bir reklam bulup,hemen kumandayı yere bırakın.Çünkü çocuğunuz yerde yatıyorsa bir yandan ellerini tutmalısınız.Bu arada çocuğunuzun ayakları,kendi dizlerinizin arasında olursa kontrol daha kolay olur.

Bu işlemi,bir kaç kaşık mama yedirinceye kadar tekrarlayabilirsiniz.Ne yazık ki reklamlar bitiii!Sıra geldi ,kendi bilgi ve hünerinizi göstermeye.Önce bildiğiniz bütün çocuk şarkılarını ve gündemdeki hit olan parçaları sırasıyla söyleyin.Elbette bunları seslendiriken kaş,göz , mimikleriniz ve baş hareketinizle bunu desteklemelisiniz.Çocuğunuzun ilgisini diğerlerinden daha çok çeken parçaları ,onun mamasını yemesinden anlayabilirsiniz.Bunları tespit edip,sesinizin kısılması pahasına tekrar etmeniz faydalı olacaktır.

Repertuvarınızdaki parçaları en az beşer kez söylediniz,fakat hala maması bitmedi mi?Bu durumda elinize,çocuğunuzun sevdiği bir oyuncak alın.Bildiğiniz bütün hayvan taklitlerini,araba,uçak,motor seslerini oyuncağa yaptırırken,bir yandan da mamasını ağzına tıkıştırın.

Eveeet.

Savaşı kazanmış kumandan edasıyla kalkabilirsiniz.Zafer sizin artık.Terinizi silip,elinizi yüzünüzü yıkayıp,mama dökülen kıyafetinizi değiştirebilirsiniz.

Hayııır......Pardon.

Bunun için acele etmeyin.Çünkü eğer mamasını bitirtmek için ,fazladan birkaç kaşık verdiyseniz....Sevinciniz kursağınızda kalacaktır.Bütün bu, mama yedirme seremonisini,birazdan tekrarlamak zorunda kalabilirsiniz.

Mama yedirmede ikinci yöntem;Bırakın çocuğunuz acıktığı ve kendisi istedi zaman yesin.Ayrıca mamasını sizin istediğiniz miktarda değil,kendi yiyebileceği ölçüde yeme mutluluğunu ona yaşatın.

"Mama saati"ne sizin ,ne de çocuğunuz için "işkence saati"ne dönüşmesin.

AFFETMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Bulunduğumuz yer,yaş,, zaman ve konum her ne olursa olsun, geriye dönüp baktığımızda "keşke" ya da "farklı olabilirdi" dediğimiz çok fazla mesele olduğunu görürüz. Bu konular, bizim dışımızdaki kişilerden ya da nedenlerden kaynakladığı gibi, kendi hatalarımızdan dolayı da yaşanmış olabilir.

Böylesi anlarda aklımız günlük yaşantıdan soyutlanır, duygularımız öfke, kin, pişmanlık üçgeninde gider gelir ve kalbimiz gem vurulamayan bir sıkıntı cenderesinin içinde kalır.Aklımız bir an için eskide yaşanmış ve bitmiş bu olayların artık birşey ifade etmemesi gerektiğini, hayatın farklı bir güzergâhta seyrettiğini söylerken; duygularımız aklımızla aynı fikirde değildir.

Bir anda yüzlerce senaryo zihnimize hücum eder:"Keşke böyle demeseydim." "Keşke falan kişi şu tavır içinde olmasaydı, çünkü bunu haketmiyorum. Keşke filan olayda şu şekilde davransaydım, içinde bulunduğum konum farklı olurdu. Keşke, keşke, keşke....

"Oysa elimizde olan ya da olmayan nedenlerden dolayı çok şeyler yaşanmış ya da fırsatlar kaçmış olabilir. Ve bunlar içinde bulunduğumuz şartlardan daha iyi bir yerde olmamıza engel olmuş da olabilir. Fakat geçmişte yaşanan, şu anda değiştirme imkânımızın olmadığı,müdahale etki ve yetkimizin bulunmadığı olay ve kişiler için serzenişte bulunmak neyi değiştirir?

Geçen zamanı ve fırsatları mı?

İçinde bulunduğumuz ânı mı?

Yoksa geleceğimizi mi?

Geçmişi değiştiremeyiz, gelecek de bizim için meçhul, bilemeyiz. Ancak şu ânı en iyi şekilde yaşamak elimizde. Geçmişi düşünerek hayatımızda hep bitmemiş işlere takılıp kalıyoruz. Ve bu işler hayatı doğru algılamamıza engel oluyor, zihnimizin ve duygularımızın özgür olmasına set çekiyor ve ânı yakalamamızı zorlaştırıyor.

Elbette geçmişe bakıp yapılan hatalardan ders almak çok önemli. Özellikle Allah ile kul arasındaki ilişkiyi negatif yönde etkileyecek, hata olarak yaşadıklarımız değil kastettiklerim.Bu tür yaşananlar için, aklımıza geldiğinde yüzümüzün kızardığı herşey için, telafi imkanı olanı telafi etmek, telafisi olamayan için ise dua edip af dilemek ve "Duanız olmasa ne kıymetiniz olurdu?" ikazını zihnimizde hep diri tutmak gerekiyor.

Fakat, dünyalık kaygı, endişe, öfke ve pişmanlıklar için geçmişte yaşadıklarımızı ve bunları yaşatanları yürekten affetmediğimiz ölçüde hayatımızda hep birşeyler yarım kalacak. Yaşamı doğru algılamamıza engel olacak. En önemlisi şu anda geçmişin muhasebesini yaparken, öfkelerimizi, pişmanlıklarımızı yenilerken, içinde bulunduğumuz ân gereği şekilde değerlendirilemeyecek.

Herşeye ama herşeye rağmen affedebilmenin verdiği hazzın, içte yaşanan huzurun yerininin doldurulmayacağına tüm kalbimle inanıyorum.

Yarım kalmış işi olan var mıydı acaba?

30 Eylül 2007 Pazar

FARKLILIKLARIMIZA RAĞMEN "ÖTEKİ"LERLE HAYATI PAYLAŞMAK

Kendimizden farklı olan herkesin,herşeyin adıdır"öteki".

Örneğin; inanç konusunda bizden faklı bir düşüncesi varsa,kendimize göre "öteki"dir.

Ya da hayata farklı bir pencereden bakıyor ve hayatı bu şekilde anlamlandırıyorsa"öteki" sınıfındandır.Hatta kişilerin hiç bir şeçim şansı olmadığı halde,farklı bir etnik kökene mensup olmak bile,"öteki" olmanıza yeter.

Tüm bunlarla bereber, aynı inancı paylaşıyor,aynı etnik kökene mensupiaynı sosyal statüde olsak dahi,bu da bizi,karşımızdakine göre "öteki "olarak sınıflandırılmaktan kurtaramaz çoğu zaman.

Sonuçta hep birilerine göre "öteki" sinizdir.Farklılık konusunda ,bize ister uzak mesafede olsun,isterse yakın.Hepimiz çoğu zaman,aynı havayı teneffüs ettiğimiz,aynı coğrafyada yaşadığımız,aynı kültürün birer parçası olduğumuz kişilerle ,hayatı paylaşmak zorunda olduğumuz gerçeğini gözardı ederiz.

Burada bahsettiğim,sevmek zorunda kalmak,ya da, karşı olsak dahi"öteki"ni onaylıyor gibi görünüp takiyye yapmak,hem kendimizi hem de karşımızdakini kandırmak asla değil.Vurgulamak istediğim,kendimize tanıdığımız ya da tanınmasını istediğimiz yaşam hakkının ,özgürlük hakkının,"öteki" sözkonusu olduğunda ,sergilediğimiz cimrice tavır.İçinde bulunduğumuz toplumu düşündüğümde,son yıllarda yaşanan gerek başörtüsüyle ilgili,gerek etnik kökenle,gerekse aynı dine inanan kişilerin ,kendi aralarında dine farklı bakışlarından kaynaklanan sorunlarla ilgili tartışmaların kaynağının "tahammülsüzlük "olduğu düşüncesindeyim.

Hayatı farklılıklarımıza rağmen paylaşmanın ,nasıllığından önce ,böyle bir isteğin olup olmamasının geldiğini biliyorum. Çocuklarımıza, belki torunlarımıza daha iyi şartlarda bir dünya bırakmak adına yola çıkan herkesin ,bunda mutabık olması gerektiğine inanıyorum.Bu inançla,bu tür bir anlayışın yerleşmesinin nasıllığı ya da metodu konusunda kesin çözüm içeren formüller bulmak,bunların herkes tarafından kabul edilmesini beklemek çok zor.

Belki ,hayatı paylaşmaya ilk adım olarak herbirimiz" tahammül "sınırlarımızı gözden geçirip,içinde bulunduğumuz hayatta ,en az kendimiz kadar hak sahibi olan başkalarının da olduğu gerçeğiyle başlayabiliriz.

Sonrasında,kendi inandığımız değerlerin ve bunların yaşama akseden yönlerinin "doğru" olduğunu ama,"en doğru" olmayabileceği gerçeğiyle devam edebiliriz.

Bu günler, Ramazan Ayı'nın son 10 gün içerisinde aranması tavsiye edilen,Kadir Gecesi'nin olabileceği günler.

Bu gece,bizden farklı düşünen insanlarla hayatı paylaşmaya ,en azından "niyet "etmek için anlamlı bir gece olamaz mı?

Son olarak....Mutlaka bu gecelerde herbirimiz, kendimiz,yakınlarımız ,benzer düşündüğümüz kişiler için dua ederiz.Bir değişiklik yapalım ve,farklılıklarımıza rağmen "öteki" olarak niteleyebileceğimiz herkes ,ama, herkes için de dua edelim.Umulur ki ,ortak bir noktada birleşilir,bu birliktelik yaşadığımız hayata ciddi ölçüde daha bir anlam katar.